Soluk soluğa kaldığın gecenin sabahı... Hemen telefonuna mesaj geldi mi diye kontrol ediyorsun. Yeni bildirim yok. Gördüğün rüyanın etkisinde mi kaldın? Kalbin hızla çarpıyor. Terlemişsin. Saçlarını karıştırıyorsun. Uykun hala var ama güneş doğmuş. Geri yatıyorsun ama uyuyamıyorsun. Sağa sola dönerken bunalıyorsun ve kalkıp bir bardak su içiyorsun. Seni rahatsız eden bir his var içinde. Sanki kötü bir şey olacak hissi. Aldırmamaya çalışarak çarşafı gözlerine kadar çekip uyuyorsun. Uyandığında daha rahatsın. Sabah rutini yapıp kahvenle balkona çıkıyorsun. Sigaranı yakacakken fark ediyorsun ki bir dalın kalmış. Son dalını yorgun bir sabaha heba etmek istemiyorsun. Onu günün daha kötü veya daha iyi bir anına saklıyorsun. Telefonda mizah sayfalarına göz atıyorsun. Yüzünü güldürecek, en azından tebessüm ettirecek bir şey arıyorsun. Bunu yanlış yerde aradığını fark ederek telefonu bırakıyorsun. Dünkü kadar perişan bir sabah diye iç geçirerek evden dışarı çıkıyorsun. Maskeye küfür ede ede sahilin yolunu tutuyorsun. Deniz içini rahatlatır diye düşünüyorsun. Miden bulanıyor. İki gün önce olanları unutmaya çalışıyorsun ama yapamıyorsun. Ona kızacağına kendine kızıyorsun. Ona mesaj atmıyorsun. Numarasını silmek için rehbere girdiğinde onun fotoğrafını görüp iç geçiriyorsun. Nasılsa bir şey fark etmeyecek diye söylenerek numarayı silmekten vazgeçiyorsun. Sahile indiğinde kıyıda uzanmış 'biri'ni görüyorsun. Üç gün önceki sen olsan gider yanına uzanırdın o kişinin. Kim olduğu fark etmezdi senin için. İnsanların hepsini aynı kefeye koyan sen, o kişinin bir katil olduğunu bilsen bile gider halini hatrını sorardın. Bu da senin defon. Huyun kurusun. Ama toprak kaymasına uğramış o yamaçtan inen kişinin yanına gitmiyorsun. Kendine başka bir koy başka bir deniz bakınıyorsun. Başka bir deniz... Ne demek bu? Herkesin denizi aynı değil mi. Yoksa yüklediğimiz anlamlarla kendimize yeni denizler mi yaratıyoruz? Aidiyet duygusuna bu kadar ait miyiz? Bulutsuz havada bir totem yapıyorsun. Eğer ki sahilde olduğun süre boyunca bir bulut görürsen onun ablasına bıraktığı notta, senin hakkında güzel şeyler yazıyor olacak. O notun senin eline ulaşma olasılığı kırmızı bir gül dalından mor menekşe çıkma olasılığı ile aynı çünkü. İmkansız. İmkansızın içinde bile imkan kelimesi var zırvalarına inanmadığını çok iyi biliyorsun. Ama umuda tutunmak insanın en büyük zaafı. Kafanı dağıtmak için sahil yolu boyunca yürümeye karar veriyorsun. Ortalık sessiz. Sahile yakın mekanlardan çatal bıçak sesleri geliyor boğuk boğuk. Çevredekiler hala kahvaltıdalar. Sabah yediğin bir tutam ballı ekmek mideni yakmaya başlıyor. Açsın. Ama hiçbir şey yemeye iştahın yok. Arada bir telefonunu kontrol ediyorsun. Ne olursa olsun cenaze yerinin konumunu sana göndereceklerine dair bir beklentin var. En kötü Sena atar diyorsun. O bana kıyamaz diyorsun. Sevgilinin en yakın arkadaşıydı nasılsa. O, senin onu aldattığını öğrenmese ölmez miydi? İçin içini yiyor. Sena ile aldattığını mı öğrenmişti yoksa? Bu ona çok mu dayanılmaz gelmişti. Ama o hep çok güçlüydü. Bu yüzden intihar eder miydi? Canına kıyar mıydı? Sena'nın attığın hiçbir mesaja cevap vermemesi bu yüzden miydi? Pişman mıydın? Biraz. Aldattığın için mi pişmandın yoksa kendi canına kıyma sebeplerinden birinin sen olabileceğinden dolayı mı? Ah ablasına bıraktığı notta ne yazdığını bir öğrenebilsen... Kendini hazır hissetmiyordun kalan hayatın boyunca böyle bir vicdan azabıyla yaşamaya. Ama bilmediklerin kalbinde çarpıntı, ellerinde titreme yapıyordu. Dün gece rüyanda, onun sana ilk tanıştığınız günkü gibi gülümsediğini gördüğünde nefes nefese kalmıştın. Onu bir zamanlar sevmiştin. Birlikte yaşama kararı aldığınızda neden paniklemiştin peki? Sana gel evlenelim bile dememişti oysaki. Bağlanma sorunların olduğu hiç aklına gelmemişti. Sena ile nasıl yakınlaşmıştınız? Pardon öyle bir yakınlaşma da pek olmamıştı aslında. Sena'nın senden biraz hoşlandığını hissetmiştin ama bunun muhabbeti hiç açılmamıştı. Onunla kısa bir ara verdiğiniz zamanlarda Sena ile sürekli birlikteydiniz. Sena da malum onun arkadaşı tabi, ona benzettiğin yönleri de olunca aranızda kaçınılmaz bir etkileşim oldu ama kapattınız konuyu. Ama sonrasında ne oldu, nasıl oldu? Hatırlamıyorsun. Silmişsin hafızandan. Sahilden eve dönmek üzereyken gördüğün 'biri'nin hala orada olduğunu fark ediyorsun. Yanına gitmeden edemiyorsun. Merhaba demek üzereyken kızın elindeki kırık bira şişesini görüyorsun. Her yer kan. Nabzı atmıyor. Sahile ilk geldiğinde yanına uğrasaydın belki ölmezdi diye düşünmekten kendini alıkoyamıyorsun. Acaba o da mı böyle can vermişti. Birinin onu kurtarma imkanı varken... Kusmaya başlıyorsun. Ağzında demir tadı. Sanki karşındaki kız değil de için için sen kanıyorsun. Vicdan azabı yine kapına dayanıyor. Her şey çok ağır geliyor. Elde var 2 ölüm, hiç bulut.
Uzun zamandır bloga yazmak için içerik oluşturuyorum. Bir sürü bulmuş olmama rağmen onları yazarken ne kadar sıkıldığımı ve spontane olmadığı sürece bunu yapmanın bana hiç mi hiç keyif vermediğini fark ettim. Çünkü hobilerin de artık sana keyif vermiyorsa ne için yaşıyorsun ki? Hayat kısa, sandığımızdan daha da kısa. Bazen son birkaç yılın nasıl bu kadar hızlı geçtiğine inanmakta zorluk çekiyorum. Daha hislerini hala taze tutan anılarımın bu kadar geçmişte kalması beni derin bir üzüntü haline sokuyor. Bu kısa yaşam serüveninde kendimize katı kurallar koyarak yaşamaya çalışmayı artık doğru bulmuyorum. Evet, artık... Önceden böyle düşünmezdim. Her zaman her şeyin en iyisi olmak çok büyük önem teşkil ediyordu. Mükemmel olmak gerekir sanıyordum. Hedeflerimi, ideallerimi, ilişkilerimi, hobilerimi buna göre düzenliyor, mutluluğu ikinci plana bırakıyordum. Ya da bunların mutluluk getireceğini zannediyordum. Mühendis ol, avukat ol, doktor ol gibi her kafadan bir ses çıkıyordu. Başkalarının söy...
Yorumlar
Yorum Gönder